Maçka’dan Haçka’ya

Maçka’dan Haçka’ya

Hasan KANTARCI
Pazar, 24 Aralık 2006
Maçka’ya geldiğimizde kahvaltı için mola verdiğimiz kahvenin önünde durduk. Dışarıda hava soğuktu. Sıcak demli bir çay hepimize iyi gelir diye düşündüm. Dağları mesken tutan kar kuru rüzgârlarla ilçede kendini hissettiriyordu.

Tepelerin arkasında kalan güneşin kasabayı ısıtması için biraz daha yükselmesi gerekiyordu.

Önünde durduğumuz kahvenin cam kenarındaki masada iskambil kâğıtlarıyla oyalanan bir kaç kişi vardı. ıçeri girdiğimizde yanmakta olan sobanın etrafını saran müdavimler bizi memnun etme mahcubiyetiyle, sobanın etrafından çekilerek yer verdiler.

Sıcak sobanın yanındaki masaya oturdum. Su bardağında demli bir çay istedim. Esiroğlu’ndan aldığımız pidelerle yanımda getirdiğim, bol tahinli dut pekmezini; arkadaşların masaya koyduğu peynir zeytin tost ve pastaları paylaşarak keyifli bir kahvaltı yaptık. Kahveden çıktığımızda soğuk bu kez, yamaçlardan aşağı inen güneşin sıcaklığında kendini hissettirmeye başlamıştı. Tekrar yoldayız.
Kahverengi yazısıyla SINDIRAN tabelası batı yönünü gösteriyordu. Çatak mevkiinde asfalt yoldan ayrılıyoruz. Dar bir vadinin içine yöneldiğimizde derin kanyonları aratmayacak karanlık yollardan geçeceğimizden habersizdim. ıki yanımızdaki dik kayalarda dört mevsimden hiçbir iz görünmüyordu. Oldukça bozuk satıhlı taşlı yol boyunca bize eşlik eden cılız bir dere, coşkulu müziğini söylemek için baharı bekliyordu.

Fakat olsun… O kadar çok mahalli sanatçımız var ki türkü için baharı beklemeye gerek yoktu.

"GEL ÇIKALIM KIRANA

BAşLAYALIM HORONA

MAÇKA BU TÜRKÜLERLE

SELAM YOLLADIM SANA"

diyerek Maçka yolundan ayrılıyoruz. Cemile Cevher bir başka manide

"MAÇKANIN YOLU TAşLIK

FENA şEYDıR SEVDALUK

SEN ÇıÇEK BEN YAPRAğI

HANGı DALLARA UÇTUK… "

taşlı yollarda yükseldikçe Kış; o masum renginin arkasına gizlediği yüzünü göstermeye başlamıştı. Etrafta ne çiçek vardı ne yaprak… Ağaçlardan düşen yaprakları, yol kenarlarında hararlara dolduran çocuklar, kendilerini geleceğe dair şehre atma planları yapıyorlardı.

"ALLAHAISMARLADIK

DEDUMDA VURDUM YOLA

DÖNDÜM BAKTIM GERıYE

GÖZLERUM DOLA DOLA…"

Geride bir veda türküsünün izlerini bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Kendini cömertçe gecenin ayazına sunan doğanın; karlı bölgelerine yaklaştıkça, beyaz katırımız yürümekte zorlanıyor, buzlu yollarda kendini bir sağa bir sola kaydırıyordu. Teknolojinin hükmü buraya kadardı… Beyaz katırımızdan inip saygı gereği onu doğduğu yere geri gönderdik. Artık doğayla baş başa kalmıştık. Saat 17.00 da bitireceğimiz 19km lik yürüyüşe sabah 10.40 da başlamış olduk.

Aslında çok dolambaçlı yollardan geldik buraya. ış makineleri aşağılarda yol boyunca her yöne yol açıyor ve genişletiyordu. Ama ekibimizin yol tayini konusunda pratik çözümü bizi buraya kadar getirmişti.

Nerdeyim ben? Yer demi? gök temi? 1850 rakım az geliyor. Çıplak dalların arasından görünen tepeler bir kuş hafifliğini veriyordu vücuduma. Ayaklarım yerde gözlerim kuşbakışı görüyordu. Uçmak ister gibi yürüyordum. Kaç çoban, sürüsünü geçirdi bu yollardan? Kaç sürü bu dereden su içti? Kaç köylü bu ormanlardan odun topladı? Kaç çocuk büyüdü? Kar, sıcaklığın sıfır derecenin altına düşmesiyle meydana gelen yağış şeklidir. Yoksa içsel bir yolculuk muydu benimkisi?

şimdi ‘topuklara kuvvet’ deme zamanı değilmiydi? Gökyüzünde para kadar bulut yok. Güneş şekilsiz bir ışık dağıtıyordu üzerimize. Önümde pamuk gibi karlar. Erir diye üzerine basmaya kıyamıyoruz. Kızma! Tek izden gidiyoruz. Yol boyunca Kar! Kar! Kar!

Bahar topraktan aldığı sevgiyle, yemyeşil gülümser dallarda. Ağaçlar meyvenin aşkıyla açar çiçeklerini. Güneş sen varken bile ısıtırken ellerimi. Ya sen? Sen yürek kanatır soğuktan ilmek ilmek pranga işlersin ayaklarıma. Bir gurbet mektubunda ölüm haberini anlatan satırlar gibi soğutursun içimi. Yoksa sen; özlemle beklediğimiz baharın müjde sinimi veriyorsun? Bundan mıdır bu dağlarda hoyrat yaşayışın? Bundan mıdır iyinin kötünün, güzelin çirkinin günahın sevabın bu dünyada yaşamaları? şüphe yok ki görünmeyen bir alemin yansımasıdır yaşadığımız alem. Yaşadığım hayat, yüreğimde gördüğüm her resmin yanılsaması değil midir sanki. Bundandır işte her şeyin zıddıyla yaratılmış olması. Offf…

Bu aforizmalar içinde yemek molası veriyoruz. Değerli dostun ikram ettiği peyniri, kahvaltıdan kalma sırt çantamdaki pekmezle katık ediyorum. Gözümde yine yanılsamalar başlıyor. şuradaki lokanta. Neden kapalı? Ya şu evler? Üstelik çirkin görüntülü. ıçinde mutfağı, odaları, yatakları vardır da içinde neden yaşayan yok? Çok şeritli yollarla doğal kıyılarını bozduğumuz gibi sahilin, moloz çöplüğünü hatırlatıyor bu güzelim oba

Bu görüntüler içinde Haçka’yı terk ediyoruz. Yer yer buz tutmuş asfalt bir yoldan Düzköy’e doğru yürüyoruz. Zaman zaman yanımızdan geçen arabalar bizim için ne düşünüyordu acaba? Batı yakasında kızıla dönen güneş bizi terk edip yerini Ay’a bırakıyordu. Karanlık geceler ışığa ne kadar da muhtaçmış… Zifiri karanlıkta iniş aşağı doğru ağaçların arasından ayın güzelliğini seyrederek yürüyoruz. Ben; ahenkli şavkını düşürmüşken yüzüme onun muhteşem görüntüsüne yıldızlar eşlik ediyordu. Mutluluk fidelerini ektik yürürken ayın ışıklarına. ınsanların yalnızlaşmaması, yüreklerin sıcak olmasından; yüreklerin sıcak olması da gönüllerin yakın olmasından geçermiş. Yıldızları dostluğumuza sarmalayarak indik Düzköy’e.

http://www.uzaklar.com/content/view/714/168/

Kategori: Trabzon - Trapezus |

Etiketler:

Yorum yapın